5 Mayıs 2012 Cumartesi

Sonbahar... Sonsuza Kadar.

Sonbahar gitmek bilmedi bu aralar. Çok kimse sevmez ya bu karanlık, siyah-beyaz havayı... Sonbahar da öylece dikilmiş karşımıza, "Gitmiyorum işte. Beni sevmiyorsunuz; biliyorum. Ve gitmeyecem." diyor hüzünlü ve kızgın ve biraz da kırgın bir şekilde.
Gitme, Sonbahar. Ben seni çok seviyorum.

Şehr-i memleketteyim kaç zamandır. Küçük bir şehir burası ve -doğrusunu söylemek gerekirse- yapacak çok şey yok burda. Ve dahi kendim olabileceğim zamanlar o kadar kıt ki...

Yürüyorum bazen. Vakit buldukça yürüyorum. Çünkü yürüyebildiğim, yürüdüğüm zamanlar sade benim olan zamanlar. Tadını çıkara çıkara yürüyorum.

Akşam üzeriydi. Aile evine doğru yürümeye başladım çarşıdan. Her zaman olduğu gibi müzikçalarım sol cebimde, kulaklıklar da kulaklarımda... Sigara paketi ve çakmak da arka cebimde... Yürüyorum. Şarkılardan fal baktım kendime. İleri-ileri-ileri-ileri-ileri-ileri. Beirut'da durup mola verdim. Brandenburg çaldı birkaç kere üst üste. "Send me now. The winter's over." Kış bitti, evet. Çaldı üst üste birkaç kere daha. Ben yürüdüm. Sigaraları yaktım ard arda. Sonra tekrar fal baktım şarkılardan: İleri-ileri-ileri-ileri-ileri. Durdum. Hangi şarkı çıktı?

Bir gitar başladı önce. Sonra çok sevdiğim bir ses, Daniel Brennare'nin sesi: "So, the season of the fall begins..." He ya, Sonbahar, senin vaktinmiş meğer.

Akşam oluyordu ve Sonbahar hiç gitmeyecek gibi bu diyarlardan. Bulutlar vardı gökyüzünde birsürü. Öbek öbek göğün her tarafını sarmışlardı. Akşam oluyordu ve güneş bulutların arkasından günün son selamlarını yolluyordu. Ben de bir selam çaktım: "Görüşürmek üzre, Güneş. İyi bak kendine. Yarın sabah illa ki uğra. Sana bakıp hapşırmak istiyorum."

Ah, Sonbahar...
Bulutların, siyah-beyazlığın, karanlığın, hüznünle ben çok seviyorum seni.
Gitme, e mi?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder